|
SENSİZLİK ALEMİ
Sözlerim terliyor dudaklarına bakarken , görmüyor musun?Ya konuşurken sesimin şarap koktuğunu duymuyor musun?
Nasıl duyasın ki yalnızlığının kaçtığı o rüzgarlarda?O rüzgarlar ki seni kör eden, benden eden.
Anlamıyor musun?
|
|
Yatağım bile hala terlerinle şenli, dudaklarımsa kavrulmuş tuz ile.Bir şarap var tükenen birde geceler.Bir sen yoksun var olan.
Bilmiyor musun?
Biliyorum ki bilmiyorsun bunca zamandır bildiklerini sandığım bilmen gerekenleri ve bilmiyorum bilmemen gerekenlerin edepsizliğini.Korkuyorum...
Çünkü sen şarapsız gecelerimin habersiz mezesisin kelimeler soframızda.Bende bir kelimeyim o masada.Terlerinle karışan terim ise sızmış aşkından,kalkamaz gittiğinden beri yataktan.Bu masumiyete ihanet olmaz mı şimdi bilmemen gerekenleri bilmen?
Neyse !
Fonda çalar sesin,duymazsın şarap kokan o nefesimi.Bir kelime çıkarda kadeh kaldırır şerefine ve bir parça daha var olursun ruhumuzda.Ruhsuz kelimelerse sızar kalır şehvetinle.Saatler desen dakikalar arasında kaçamak demlenir bu masada da kelimeler yetmez gambazlamaya.
Sen gittiğin rüzgarlarda yalnızlığınla sevişirsin, ben kelimelerle.Geceler izler bizide ışıldar yıldız gözleri, gülümser ay dudakları.An gelir kalkar kadehler geceye ve kendi şerefine içer kelimeler.Gökyüzü başlar ağlamaya, kadehlerimize dolmak istercesine.O bile gelir masamıza, yalnızlığını paylaşmak için kelimelerle de bir sen gelmezsin.
Saatler sünger gibi içer geceyi de,kelimeler sızmak nedir bilmez dizlerinde.Sesin bile dayanamaz bize, başı dönerde kaçar gider sana.Şarkıların susarda kelimeler susmaz sana.Bir bağartı kopartır gece gözyaşları arasından.Duymazsın! Kelimeler ise hoplar yerinden.Şu gecede pek delikanlı derim.Öfkesiyle aşkı aynı şiddetle patlar kalplerimizde de dayanamaz ağlarız onunla.Terin bile karışmaz gözyaşlarımızın tuzuyla da gökyüzü karışır gözyaşlarımıza.Sen değil.
Gece tükenir ağlamaktan ve gürlemekten.Yorgun düşer yokluğunun şarap buruğu vurdumduymazlığından.Gelmeyişinden kelimeler bile bir bir çekilir ruhumdaki yataklarına.Kalır üç beş kelime masada.
Ben,biz ve aşk...Sen ise hiç olmadı zaten.
Tüm geçen gece gelen gelirdi de sen gelmezdin her gece.Bizler sarhoş olup yaşarken her gece sen yalnızlığınla sevişip durursun başka kollarda.Gelmezsin...Şafak sökerde güneş gelir merakla geceden kalma kelimelerin masasına.Der ki ben tanrı misafiriyim edasıyla;
"Günaydınlar mı desem?"
Kalkar kafalar masanın geceden kalma ayyaş bakışlarından.Gülümser de güneşe deriz;
"Gel .sende gel...Gelenler bizden." diye.
Oysa pek sevmez güneş bu alemi.Tek derdi ışıldamaktır senin gibi.Bu masayı temizlemek değil.Utanır bizi bu halde görmektende kızarır, zorla gülümseyip arkasına bakmadan kapıyı çekip gider.Biz ve aşkta kalkar masadan.Adını esneyerek uzanırlar ruhumdaki yataklarına.Bir ben kalırım masada, birde masa kalır sensizliğinde.Ve bir sensizlik alemi daha biter sabah olduğunda.Kalkarım masadan da bakarım güneşin ardından.Dayanamaz fısıldarım gerçeği sana.Sana ve güneşe;
"Gelenler benden de,gidenler senden..." diye...
|
|
ÖLÜMSÜZ DÜŞLER
Kırık güncelerin kalp sızısıydı seni düşünmek .Akşam üstlerimin vazgeçilmez melankolisi ve gecelerimin ironisi.Sendin çok zaman zamanımın cilvesi.Güneş batardı sen batmazdın, gün olurdu sen var olmazdın her zaman.Bense her gecenin göz yaşında ölümsüz düşler biriktirirdim seni beklerken.
|
Evet .Beklerdim seni gecelerin o ıslak dokunuşlarıyla aydınlattığı düşlerde.Gelmezdin her zaman ki gibi.Bilmem nerelerde düştün düşlerimden ama düşmekle bitmiyor ki varlığın hayallerimde.Bitmezdin ama ben yinede beklerdim seni.Beklerdim, çünkü karşılaştığım özlemin öyle der gibi fısıldıyordu dudaklarıma.Aklımda sende kalsa düşlerim ölümsüzdü dudaklarında.Hatırlıyorum...Fısıltıların rüzgarlar gibi okşardı ruhumu ,sana hasret köşelerde ve ben sızardım şarap kızılı kelimelere.Nice küfenin ardından hep yanlış kapıların önünde buldum kendimi.Ya kelimeler bu şehri bilmiyor.Ya ben evimi?Postacılar desen ne bilsin seni?
Bir ben bilirim seni birde düşlerimdeki ölümsüzlük bilir beni.Geceler desen şarabıma ortak derdime k.ltak.Gittiğinden beri gecelerle sevişir oldum ter kokan yatağımızda.O şehvetin terlerinde ölümsüz düşler biriktirdim sana.Sabahı satmıştık sevgililere çünkü şarap alıcak paramız kalmamıştı geceyle.Gecede ayrılmıştı zaten sevgilisinden.O bir ayyaş ben bir ayyaş sabahlar olmadı gittiğinden beri.Sen var olmadın günlerde sabah olmadığından beri.İşte o bitmez gece aşıkların berduşu olduk.Kaldırım taşlarının masal kokan köşelerinde gece ile ölümsüz düşler besteledik sana.
Oysa sen hala kırık güncelerimin kalp sızısı olmakta ısrarlıydın ve ısrarın yüzünden bestelenen o güzelim ölümsüz düşleride çaldırdık rüzgara.Kaldık masal ,gece ve ben başbaşa.Bitirmek istedik pembe dizi kıvamındaki bu aşkın tarihini ama beceremedik...Masal ölümsüz bir düştü zaten.Geceyse içip içip sızmıştı dizlerimde.Bense seni bitiremeyecek kadar damlamıştım kelimelere.
Ve bitmedin ölümsüz düşlerimde.
|
|
DAHA NİCE YALNIZLIKLARA
Tavandaki şekillere anlam yükledi önce. Pencereden giren güneş,
gardırobuna çarpıyordu.
Çatlakları nehir'ledi. Kabarıklıkları dağ'ladı. Küfleri orman'ladı.
Çukurları deniz'ledi. Dolaştı kuytuluğunda, hayalindeki yeryüzünün.
|
"Tavandaki yeryüzü" ne güldü. Hayal gücünü sevdi. Yüzüne yayılan titrek
tebessümü sevdi. Anlını kaşıdı. Ormana girdi, ağaçlara dokundu. Çam'ları,
Meşe'leri, Ladin'leri okşadı. Denize girdi, körfez kokusunu duyumsadı. Burnu
yandı, caydı. Dağlara çıktı. Tüm gökyüzüne baktı, yeryüzünün.
Salonun içini gezdi sonra. Pencereden giren ışık odanın ortasına
çarpıyordu.
Sehpanın örtüsünü düzeltti. Mavi vazonun yapma çiçeklerine üfledi. Toz
yükseldi. Televizyonun camında gezdirdi parmağını ama açmadı. Buğulanmış
camlara çizilen kalplerden çizdi bir tane. Eski günleri yâd etti. Kanepeye
oturdu. Yastıkları kabarttı, oturduğu yerden. Kitaplığındaki kitapları
düzenledi. Nerede kaldığını unutmamak için kıvırdığı sayfa köşelerini
düzeltti. Tek tek yerleştirdi. Biblolarının hepsini ters çevirdi. Farklı
çalgılar çalan bir sürü zenciyi, kitap okumaya bıraktı.
Mutfağa geçti ardından. Pencereden giren ışık, fayansa çarpıyordu.
Tüm kavanozları yemek masasına indirdi. Boş bir kavanoz buldu.
Mercimekleri boş kavanoza boşalttı. Sesi dinledi. Pirinçleri, mercimek
kavanozuna döktü. Kuru fasulyeleri de pirinç kavanozuna. Kavanozları dolaba
geri yerleştirdi. Cezvelerin sırasını değiştirdi. Artık büyükten küçüğe
değil, küçükten büyüğe sıralıydılar. Tabakları üst rafa yerleştirdi. En
üstteki tabakları en alta koydu. Çatal kaşık takımının gözlerini değiştirdi.
Kaşıkları sola, çatalları sağa istifledi.
Banyoya gitti peşi sıra. Pencereden giren küçük turuncu ışık, aynaya
çarpıyordu.
Küveti soğuk suyla doldurdu, soyundu. Ayağını suya deydirir deydirmez
ürperdi. Giyinip öyle girdi. Yinede üşüdü. Suyun içinde soyundu. Sabunu
eline aldı. Tüm vücudunda gezdirdi. Köpürmek değildi istediği, sabunu
hissetmek. Omzundan dirseğine kayışını duyumsadı. Su süt beyazı olana kadar
vücudunda eritti sabunu. Tıpayı çekti. Soğuk suyla durulandı. Kurulanmadan,
çıkardığı kıyafetlere sarındı.
Balkona yöneldi hemen. Güneş çoktan batmıştı.
Sabun kokan, buruşmuş ellerini kurumuş Sardunya saksısına batırdı,
diğer eliyle de solmuş Afrika Menekşe'sini avuçladı. Aldığı yeni saksılara
yerleştirdi. Kaktüs'ün üzerine elini bastırdı, susuz dikenler etinde
kırıldı. Açık kahverengi kaktüs kırmızıya çaldı. Ölmüş çiçeklerinin hepsini
yeni saksılarına yerleştirdi teker teker. Kum takviye etti. Yeniden
yeşillenmeyeceklerini bilerek, suladı hepsini. Tam karşısında duran ay'a
baktı;
"İyi ki doğdun kadın! Daha nice yalnızlıklara."
İki damla yaş süzüldü, çizgilerinden aşağı. Otuz beş yaşı geride
bıraktı. Orta yaş bunalımını böyle kutladı.
|
|
ÇİKOLATALI SÜT
Dışarıda hırçın bir yağmur yağmakta ve damlalar birbirleri ile yarış edercesine camda süzülerek akmaktaydı. Kendi aksime bakmaya çalıştım bu minik zerrecikler arasından. Sanki bulutlar akıtamadığım gözyaşlarımı benim için bırakıyordu yüzümün aksine.
|
|
Cama dokundum. Soğuktu. Kalbim kadar soğuk. Damlaları yakalamaya çalışıyordum. İçimde kopan fırtınaları yakalamak ister gibi. Ama ellerimde o metal soğukluktan başka birşey yoktu. Sobanın üzerinde duran çaydanlıktan gelen fokurdama sesi ile irkildim. Üşümüştüm. Sobanın yanına giderek ellerimi ısıtmaya çalıştım. "Tanrım bu ne soğuk" dedim.
Hayatım da böyle değil miydi. Soğuk ve manasız. Yaşanan onca şey yavaş yavaş gözyaşlarımın ucunda belirmeye başladı. sayısız anı fotograf kareleri gibi geldi burnumun ucuna ve "bitti işte" diyebildim aylardan sonra ilk kez. Bitti kelimesini kendime itiraf edebilmem o kadar zor oldu ki dudaklarımın titremesine ellerimin soğukluğuna aldırmadan hızla kapıya yöneldim. İtirafımdan kaçmak istiyordum sanki. Sadece paltomu alarak merdivenlerden aşağıya koşar adım inmeye başladım. Gözlerimden akan o yağmur tanelerini ebediyetlerine kavuşturmak istercesine koştum o yağmurlu geceye. Yağmur ben oldum aktım. Ben yağmura karıştım. Ne kadar koştum bilmiyorum. Ama artık gözyaşlarımı saklamanın bir anlamı yoktu. Onlar özgürdüler. Onları azad etmiştim.
Açık bir cafe'nin önünde durdurdu ıslak ayaklarım beni. İçerisi loş ve içeride üş beş kişi. Burnuma gelen taze çayın kokusu.
İçeri girdiğimde cam kenarında ufak bir masaya takıldı gözüm. Bir çocuk üşümüş elleri ile ıslanan simitlerine bakıp ağlıyor. Buğulanmış mercan gözleri ile karşılaştı gözlerim. İçimdeki soğukuğun yerinde artık sıcak bir hüzün. Ellerimde itirafların namzeti. Gözlerimde yakarışımın son demleri ile o güzel gözlü oğlan cocuğuna yaklaştım.
- Merhaba, seninle birlikte ağlayabilirmiyim, dedim.
Çocuk şaşkın ve korkmuş gözlerini kaçırarak omuzlarını sen bilirsin dercesine silkti.
Islanmış paltomu boş sandalyeye bıraktım. Oturdum. Simitlerin üzerinde dolaşan o ufak daha hiç bir acı çekmemiş parmaklara baktım. Yağmur damlaları gözyaşlarıma karışmıştı.
-Üzülme kaybettiklerini yeniden bulacaksın. Şimdi sıcak çikolatalı birer süt içelimmi? deyiverdim.
Ellerim artık ısınmış gözpınarlarım kurumaya başlamış geride sadece yağmurun izleri kalmıştı. O mercan gözlerdeki ışık dudaklardaki hafif tebessümler aydınlandı ve hafifce kafasını salladı.
-Bakarmısınız!! Bana ve bu küçük beye iki bol çikolatalı sıcak süt lütfen! dedim kasada duran adama...
|
|
HAYAL AKIŞI
İskelenin burnuna yük olmuşum gibi sanki. Ki hiç hissetmedim şimdiye
kadar böyle bir şeyi. Bu kez, "Anladın artık, tanış onunla" diyor,
ayaklarımın altında, dizilmiş tahtalar. Beni deniz'e atar gibi
ittiriyor. Dil uzatır gibi denize, kıvrılıyor burnu, beni kusuyor.
|
Yeryüzünü iyi biliyorum. Ağaçlar var, çeşit çeşit. Gülibrişim var en
çok. Pul pul dökülen pembeli sarılı yaprakları. Dağlar tepeler var,
çıkılası. Seni "keşişliğe" davet eder gibi göz kırpması. Nehirler,
dereler, her birinde ayrı akıcılık. Mağaraları, kuyuları, seni içine
çeken. Var. Biliyorum, tanışmışım, köşe bucak.
Onca izlediğim suya benzemiyor bu. Güneş başka dans ediyor içeride.
Yosun tutmuş kayalara dokunuyorum tanımak için. Daha derinlere
dalıyorum. Siyah, boy boy su damlaları görüyorum, katılaşmış. Gümüş
periler geçiyor önümden. Altın tozu dökülmüş sanki diplere. Denizin
yeryüzü dahi, canlı.
Bacaklarım artık ortak olmuş. Mavi, gri parlak pullarla karargah
kurmuş. Deniz'e atılmış bir çatal bulmak geçiyor içimden, saçlarımı
taramak istiyorum.
Kolumdan tutup, kendine çekiyor beni başka bir kol. Daha önce
görmediğim renkleri görüyorum, burnumun dibinde. Yedi kol daha
sarıyor bedenimi. Başımı geriye atıyorum. Sarmaş dolaş batıyoruz.
Sevişerek. Daha çok bulanıyoruz denize. Bir birimizle daha çok
buluşuyoruz. Sekiz kollu dâhiyle bir bütün olmuşuz, denize
karışıyoruz.
"Ahtapotlar hakkında ne düşünüyorsun?" diyorum farkında olmadan,
gözlerim kapalı.
"İki beyinleri var adamların, akıllılar. Dikkatli olmak lazım!"
diyor biri.
İrkiliyorum.
Balıkçıyı ilk o zaman fark ediyorum. Bir de, gördüklerimin hayal
olduğunu. Anlıyorum sonra. Hayal kurmaktan ibarettir sadece, yaşamak.
|
Gözlerini açtığında ne zaman sırtüstü döndüm diye düşündü.
Sağ bacağını karnına çekip, yüzünün tamamını yastığa gömerek yorganı kucakladığı andan bu yana
ne kadar zaman geçtiğini anımsamaya çalıştı..
Uyumuş muydu? Uykunun rehavetli anlarını düşündü belli belirsiz..
|
|
HİKAYEMİ ANLATMADAN GİT
Deliksiz uykularını hatırladı. Güneşli, pırıl pırıl bir sabaha uyanmayalı ne kadar zaman olduğunu sordu kendine?
Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle uyandığı sabahlardı onlar. Miskin bir kedi gibi gerinerek kollarını yukarı uzatıp bacaklarını gerdiği,
mutlulukla gülümseyerek yanında uyuyan adama sokulduğu, onun kokusunu içine çekerek uyandığı sabahlar.
O mutluluğun ve huzurun sonsuza dek süreceğinden emin; uykudan uyanışlarını düşündü.
“O’nu düşünmenin içini yakan acısı hala çok tazeydi.
“O’nu düşünmek ve onu düşünürken hala acı hissetmekten başka bir şey gelmiyordu elinden.
Kendini hafifçe sağa döndürmeyi, yüzünü pencereden giren günışığına çevirmeyi istiyordu.
Ancak bedeni bu isteğe cevap veremeyecek kadar güçsüzdü sanki.
Bir milim kıpırdanmak istemiyordu bedeni. İnsanın özlemleri hiç bitmiyor dedi yüksek sesle.
Gözlerini tavanda bir noktaya dikti. Özlemleri, hatırlamaları bitmiyordu da ümitleri ne çabuk tükeniveriyordu?
Tavanda, gözlerini ayıramadığı o noktada bir “çünkü” arıyordu.
Yataktan kalkmalıyım “çünkü..” Bir şeyler yemeliyim “çünkü..” Evden çıkıp biraz yürümeliyim “çünkü…”
Hiçbir davranışının “çünkü” ‘sü yoktu artık.. Sadece bu özlemin “çünkü” ‘sü vardı içinde. Özlüyordu. “O’nu çok özlüyordu.
Koskoca bir yıl geçirmişti “O’nsuz bu evde, bu yatakta. Çevresindeki herkes alışacaksın diyordu. Alışılmıyordu.
Her sabah başka bir güzelliğe uyanılırdı “O” yanındayken.
Neşeli kahkahalar, keyifli kahvaltılar, romantik akşam yemekleri yaşanırdı bu evde.
Haftasonları beraber evi temizlemek bile eğlenceli bir oyundu. Huzur kokardı evin her köşesi.
Her sabah “O’na sokulduğunda içini dolduran mutluluk duygusu sonsuzluk duygusuydu aslında.
“O”, her sabah başka eğlenceli hikayeler anlatırdı. Beraberliklerini, yaşadıkları minicik bir olayı katardı sabah hikayelerinin içine.
Dünyanın herhangi başka bir yerinde yaşayan iki kişiydi hikayelerin kahramanları.
“O’nun anlattığı hikayelerde o çift; bahçedeki asmanın altına kurulmuş çardakta demli çaylarını yudumlarken
hayırsız çocuklarını çekiştirirerek yaşlanırdı. Evlatlar çocuk yetiştirilecek bir dünya olmadığına kanaat getirip evlenmemiş,
çocuk yapmamış olurlardı. O yaşlı çift yıllara meydan okuyarak hala sevgi dolu bakardı birbirlerinin gözlerinin içine.
İkisi de o kadar yaşlanmış olurlardı ki hikayelerin sonunda;
kulakları az duyduğundan söylenenleri yanlış anlar hatta bazen hafızaları berrak olmadığından birbirlerini tanımazlardı.
O hikayeler hem umut yüklüydü hem çok komikti. Alışılmıyordu.
Hele sabahlar; o hikayeler olmadan işte böyle “çünkü”’süz kalıyordu.
Birlikte geçirdikleri o son sabah hikaye anlatması için o kadar ısrar etmeseydi, şimdi yanında olur muydu acaba?
Yine miskin bir kedi gibi yatağında gerinir,sokulup kokusunu içine çekebilir miydi?
O son sabah anlattığı hikayede yaşlı çift birbirlerini tanıyamamışlar, sanki ilk kez görüşüyormuş gibi aksi aksi konuşmuşlardı.
Kadın da adam da birbirlerinin kim olduğunu unutmuşlardı yine. Hikayenin sonu bu kez mutlu bitmemişti.
O kadar ısrar etmeseydi, “hikayemi anlatmadan gitme demeseydi”, şımarık bir çocuk gibi kapris yapmasaydı,
”O” her zamanki saatinde evden çıksaydı, çıkabilseydi şimdi yanında olur muydu acaba?
Sabahları işe gitmek için bindiği servis aracına yetişebilmek için telaşla apartmanın kapısından fırlamasaydı,
servis otobüsünün şoförü dikiz aynasından onu görsün diye caddenin ortasına atılmasaydı.
Köşedeki bakkalın ehliyetini yeni almış oğlu panikten fren pedalına basıyorum diye kamyonetin gaz pedalına yüklenmeseydi,
çağrılan ambulans sabah trafiğinin yoğunluğunda sıkışmasaydı, yetişebilseydi…..
|
Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; “-Gayet iyi.” dedi. Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.
|
|
YÜREKTEKİ YANIK
Cep telefonu çaldığında , akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.
- Alo…kızım, nasılsın ?
- İyiyim anne. Ne oldu *
- Sana bir surprizim var.
- Surpriz mi ?
- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş….
- Eee kimmiş.
- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.
- Ben mi ?
- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.
- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.
- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.
- Amaaan. Peki peki… Nasıl tanıyacağım.
-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.
-Tamam anne ..tamam…
- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.
- Hemen darılma, tamam dedim ya…
- O nasıl tamam demekse… neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.
**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****
Genç kız , izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.
Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. “-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam” diye düşündü.
Köylü kadın çekinerek seslendi;
- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim ?
“Kızım” diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.
- Ne var, adres mi soracan !..
Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;
- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.
- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.
Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü. “-Nihayet.” diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.
Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;
- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla… Fakat ağlamaya benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı…
Kadın dayanamadı;
- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim !
- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş
-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.
Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.
**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****
Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.
- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde ?
- Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.
- Allah Allah !... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.
Genç kız bir an durakladı.
-Küçük bir kız mı ?
- Evet
- Anne !. biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi ?
- Kültürsüz değil ama zengin değil.
- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.
- Köyden gelen kadına ne denir ki !..
- Oh… iyi iyi, köylü kadınları karşılamaya beni gönderiyorsun.
- Kızım, o kadına bir bor*****uz vardı. O zamanlarda bor*****uzun karşılığı bir şey veremedik. " - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda , ben kapınızı çalarım". Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.
-Ne istiyormuş ?
- Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.
- Anne , o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım ?
Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;
- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.
- Eee…
- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.
-Evet, hatırladım.
- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.
- Herhalde şimdi anlatacaksın…
- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu…
- Niçin ?
- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah !.. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı…
|
-Yarın yola gideceksin, kapat perdeni de uyu biraz.
-Tamam baba, iyi geceler.
Mecburen çektim perdeyi. Uzandım yatağıma. Uyku, bazen, sıkıntılardan kaçmak için sığındığım son kalem olur. Dualar edip, döndüm sağıma, yumdum gözlerimi. Sevdiğim yanı başımda, çook uzakta. Aramızda koskoca bir duvar ve sevdiği....o yakışıklı canavar...
|
|
39 YAĞMUR YAĞIYORDU
Başkasını sevdiğini düşünmek, o duygunun yeniden yüreğimi sıkıştırıp, boğazımı sıkması... Yorganı çektim başıma. Hayaller düşlere doğru yol alırken, kapıda babamın uzaklaşan ayak sesleri...
Gece yarısı, bir sesle dönüyorum. başu*****da annem;
-Hayrola anne!
Bakışlarında üzüntü, için için bir ağlama;
-Nolacak oğlum senin halin?
-Nolmuş ki!
-Ben anlamaz mıyım, o kıza vurulmuşsun.
İçim cız etti, karabasanlar sardı beynimi. Anlamamış gibi davranmak istedim;
-Hangi kıza?
-Nur dediğin kıza.
-Öyle olsa nolur ki anne?
-Oğlum ben seni evlensin, çoluk çocuğa karışsın diye bekliyorum, sen bu gün yarın ölecek bir kıza aşık oluyorsun.
Annem böyle değildi, noluyor diye içim ürperirken, sesim de titredi;
-O ölmeyecek anne.
-Ölecek oğlum, ölecek.
-Anne sen böyle değildin, niçin böyle konuşuyorsun.
Saçlarımı okşayarak fısıldıyor;
-Ölecek o ölecek.
Yanağımda hissettiğim gözyaşları hangimizin bilemiyorum.
Birden kapıdan Nur giriyor, bana bakarak bağırıyor;
-Öleceğim.
-Hayır!
Kapı çalınıyor, ben bağırıyorum; “Hayır! hayır!”
Birden kapı açılıyor ben yatakta doğruluyorum, annem kapıdan giriyor;
-Noluyor oğlum.
Toparlanmaya çalışıyorum, susuyorum.
-Bağırdığını duydum, kötü bir rüya mı gördün?
-Eee...evet, bir uçurumdan düşüyordum, düşerken de bağırıyordum.
-Besmelesiz mi yattın oğlum. Dua et, besmele çekip sağına dön yat.
-Tamam anne. Şeyyy... çok mu bağırdım. Herkes duymuş mudur?
-Yok yok duymamıştır. Ben uyanıktım, Kuran’ımı okuyordum.
-Uyanık mıydın? Saat kaç ki?
-Yarım saate kadar sabah ezanı okunur. Hadi sen biraz daha uyu.
Annem üzüldüğünü gizleyip, gülümsemeye çalışarak çıktı. Gözlerimi yumdum ama uyuyamadım. İçimdeki sıkıntı bir türlü geçmek bilmiyordu. Yatakta sıkıntılı düşünceler içerisinde bir o yana, bir bu yana dönüp durdum.
Ben uyumaya çalışırken, sabah ezanı sesi gelmeye başladı. Yavaşça kalktım, üzerimi giyinip, dışarı çıktım. Her taraf cıvıl cıvıl kuş sesleri içindeydi. Avludaki çeşmede abdest aldım, odama dönüp sabah namazını kıldım, Mevla’ma verdiği her güzellik için şükrettim, dualar ettim. Nur’un iyileşmesi için dua ederken içimin daraldığını hissettim.
Artık uyku tutmayacağını anlamıştım, tekrar odamdan çıkıp avluya indim. Kuş seslerine, köpek havlamaları, horoz ötüşleri karışıyordu. Avlu kapısına yakın yerde bağlı duran köpeğimiz boncuk beni gördü, adeta çırpınmaya başladı. Yanına gittim, zincirini çözdüm.
-Bana bak kara boncuğum, misafirleri rahatsız etmek yok ama.
Uzun süredir görmediğim halde beni unutmamıştı. Sevimli hareketler yapıp duruyordu. Biraz sevdim, onunla sağa-sola koşarak oynadım. Sonra, avludaki çeşmeye gidip, elimi sabunladım, buz gibi suyla yüzümü yıkadım. Kuşlar dallarda, adeta büyük bir telaşla ötüşüyordu. İlk defa gören biri, büyük bir toplantı yapıyorlar sanacak gibiydi sanki, daldan dala koşuşturuyor ve devamlı ötüşüyorlardı.
Cem’in sesini duydum pencereden;
-Ne bu gürültü yahu!
Bana bakarak gülümsüyordu.
-Noldu beyefendi, erkenden uyanmış oldun, daha istiyorsun.
-Ben alışkın değilim bu saatte kalkmaya. Söyle şu kuşlara biraz sessiz olsunlar.
-Onlar da, Cem’e kuş tüyü yastık vermeyi unuttuk diye üzülüyorlardı.
Biz konuşurken, Cem’in yanından bir dünya güzeli, bir prenses, bir sultan mahmur bakışlarıyla göründü;
-Günaydın.
“Günaydın gönlümün sultanı!, günaydın.” diye içimden mırıldandım. Dışımdan;
-Günaydın uykucular! Siz daha Çankırı’nın içi sayılacak benim köyümde erkenden kalkarsanız, Ilgaz’ın havası, doğası daha da güzel, orda hiç uyumazsınız herhalde.
Cem, kollarını havalara kaldırıp gerinirken, Mehtap onu kenara itekleyerek geçti, seslendi;
-Günaydın Ümit. Ne yapıyorsun sabah sabah.
-Ne yapayım, bizim boncuğu sevdim biraz.
Yanımdaki köpeğe baktı;
-Ben de yüzümü yıkamaya gelecektim, ısırır mı o?
-Merak etme bizim yanımızda gördüğü bir insana saldırmayacak kadar akıllı. Babam öyle yetiştirmiş ki, en öfkeli zamanında bile “Dur!” deyince hemen oturur.
-Bak geliyoruz ama.
-Gelin, çekinmeyin.
Avluya geldiler. Kızlar çekinse de, Cem, Boncuğa çabuk alıştı, sevmeye başladı.
Yüzlerini yıkadıktan sonra Nur, çeşmenin yakınında, ağaçların altındaki tabureye oturdu. Yüzünü yıkamasına rağmen uykusunu açamamış gibi bir hali vardı.
Cem’den cesaret alan Mehtap ise Boncuğa yaklaşmaya çalışıyordu.
-Bana bakıyor.
Cem;
-Yasak mı canım. Hem sen de ona bakıyorsun.
-Cem, şakayı bırak da yardımcı ol.
-Tanıştırayım mı?
-Ben seni, ayağımdaki terlikle tanıştırayım istersen.
-Yok sağol, sağol.
Mehtap birden telaşlandı;
-Şimdi bu kuyruğunu sallaması ne demek oluyor…. Aman…aman.. ısıracak mı, kuyruğunu hızlı sallamaya başladı.
-Yok bu neşeli sallama.
-Ne biliyorsun.
-Sen asıl, hiç tepki vermeyen köpeklerden kork. Birden saldırıverirler.
-‘Havlayan köpek ısırmaz’ hikayesi mi?
Nur, sırtında bir hırka, yüzünde tatlı bir tebessümle onları seyrediyordu. Ben de zaman zaman onu.
Mehtap telaşlı telaşlı;
-Dur Cem, dur. Hemen yaklaştırma köpeği. Önce uzaktan alışsın.
-Uzaktan alışma mı olur? Gel, sev, alışır o zaman.
Onlar böyle konuşurken, Nur yerinden kalktı, geldi Boncuğu sevmeye başladı. Mehtap şaşkın bakakaldı. Sonra;
-Offf…of. Nur bile benden cesaretliymiş.
Nur’un yanından çekinerek Boncuğu sevdi.
Annem yukardan seslendi;
-Hadi bakalım. Çay suyunu koydum. Ama köpeğe değdiniz. Hepiniz, ellerinizi yeniden yıkayıp da gelin.
Çeşme başında sıraya geçtik. Çeşmeden sonra Mehtap, oynamak için yanına sokulan Boncuktan bağırarak kaçtı, merdivenleri ikişer, üçer çıktı. Bunu da bir oyun sanan Boncuk, peşine koşacaktı ama kızarak seslendiğimi duyunca durdu. Nur’la Cem gülüyordu.
Gülüyordu Nur, gülüyordu. Dilime bir şiirin aynı dizeleri takılıyordu “Seni seviyordum, haberin yoktu” . Dudaklarımda gülümseyişin ardına saklanmış bir hüzün. Gözlerimde, akmak için yapayalnız anımı bekleyen birkaç damla.
**** ***** *****
İSMİN YOKTU
----------
Yine akşam oldu
Yine yine sensiz.
Sensizlik tüm şiirlerime
kafiye oldu.
Geceyi gizlemiyordu
Perdeleri kapatmam.
Sen uyuyordun,
şehir uyuyordu.
Ben ağlıyordum
gözyaşım yoktu.
Seni sevdiğimi
masam biliyordu
sandalyelerim
ve duvarlar...
Bir sen bilmiyordun.
Öğrenmek için bu mektubu
yazmamı bekliyordun.
Oysa mektupta
adresin yoktu
ismin yoktu...
|
Büyük şehrin kalabalık sokaklarında yürüyordu. Gelip geçenlere dikkat etmeden onları akan bir sel gibi algılıyordu. Mağazaların renkli panolarının altından, çeşitli yiyeceklerin dizili olduğu vitrinlerden geçiyordu. Sokakların sadece yürümek için olduğunu sanırdınız. Hep gitmek içindiler. Nereden olduğu önemsiz, nereye doğru yüründüğü de belirsiz bir yürüme haliydi adamınki
|
|
SOKAKTA
Yoluna engel çıkmaması ve yolun hiç bitmemesinden başka dileği yoktu.Uzun bir pardösü giymiş, yakasını dikleştirmişti. Oturduğu küçük apartman dairesinden epey uzaklaşmıştı. Kasvetli, ışık görmeyen ara dairenin aydınlığa bakan mutfağında bulaşıklar yığılmıştı. Acemi işi kırılmış yumurtaların kabukları çöpün en üstündeydi. Evden çıkarken yatağını da toplamamış, kaçar gibi çıkıp yürümeye başlamıştı. Banyodaki tıraş fırçasının üzerinde köpükler kalmıştı. Hoş bir tıraş losyonu kokusu hâlâ banyodaydı. Tek oturma yeri olan küçük salonun perdeleri kapalıydı.
Adam dışarıya çıkar çıkmaz serin ama temiz havayı içine çekmişti. Ve artık sanki ömrü hep bu bitmesin istediği yolda yürüyerek geçecek gibi hevesle yürüyordu. Sokakları seviyor, bir tanesinin sonuna vardığında kıvrılıp sapacak bir yenisini görünce çocuk gibi seviniyordu. İşi yoktu. Acelesi yoktu. Tadını çıkarıyordu adımlarının. Sanki yaptığı önemli ciddi bir işti bu. Aklından geçenlerin bir bir tükenmesini bekliyordu bir yandan da. Kafasında hiçbir düşünce kalmayana dek, çevresini görmeye başlayıncaya dek, sonsuza kadar da olsa yürümek niyetindeydi. Dünyaya yeniden gelmek gibi bir an olacak diye umuyordu. Yürümekten medet umduğunun da farkında değildi. Önceleri bilinçsizce çıkmıştı sokağa. Şimdi sokaklar güçlü halatlar gibi şehri sarmalamış ve bir ucunu da adama vermişti sanki. Kıvrıla kıvrıla, uzanıyorlardı, bazen genişliyor, bazen daralıyorlardı. Bazen ağaçlar beliriyor, bazen ıssızlaşıyordu yürüdüğü caddeler. Kimi zaman da evler seyreliyor, kendini serin dalgalarla yan yana yürür buluyordu.
Kadının biri yanından hızla geçerken kolundaki saate baktı. O sırada içinden gülmek geldi adamın. Ne boş bir telaş diye düşündü. Silik bir hatırlama yaşadı. O da aynı telaşlarla bir buluşmaya geç kalma korkusunu yaşamıştı bir zamanlar. Birden çevresini de görmeye başladığını fark etti. Kafasında yığılı olan, ona sıkıntı veren, huzursuz eden tüm düşüncelerin bir bir akıp temizlenmesine mi borçluydu bunu? Denizin kıyısında kayaların üzerine dizilmiş martıları görmek, eski dostlara rastlamak gibi hoş bir duygu verdi.
Kayalıkların oradaki derme çatma barınaklara takıldı gözü� Öykünün birinden çıkmış da hep orada oturmaktaymışlar gibi geldi, neredeyse selamlaşacak kadar tanıdıktılar� Gördüğü; o iki üç karaltı, masa çevresine tünemiş balıkçılardı. Ara sıra ellerini masadaki çay bardağına uzatıp, bir yudum rakıyla suskunluğu kesiyorlardı. Sussalar da sanki yüzlerinde yıllardır birikmiş sözcükler vardı.
İnsan ne zaman ölür? Böyle bir düşünceyle geçmişe gitti.
Cevapsız mektuplar yığıldı gözünün önüne. Açılmayan telefonların kıvrandırıcı duygusunu anımsadı. İnsan, susunca ölmüş demektir diye sonuca vardı. Ama hayır dedi içinden bir başka düşünce. İnsan unutulunca da ölür. Kendini serin sulara atsa, ya da hızla geçen arabaların önüne fırlasa, aklından ancak çıkacaktı onun anısı. İntihar etmek mi? Hayır. Bunun adı tek unutma yoluydu.
Acı fren sesi duyulduğunda adamın düşüncelerinde yaşayan kadın son nefesini verecekti. Ama adamın böyle bir duruma hazır olması gerekirdi önce. Hiçbir yaşam belirtisi kalmadığından emin olmak gerekiyordu. Umudunu tamamen yitirmiş olmadığını fark etti.
Onun, kumral uzun saçlarını bir yerlerde, ayna karşısında dalgın dalgın taradığından emindi adam. Hatta siyah naylon çorabını giyerken kaçmış olduğunu görüp, söyleniyordu. İşten dönerken markete uğrayıp, en sevdiği meyvelerden tane tane seçip alıyordu. Şeftali, incir ve kiraz� Yok artık ikiz kirazları kulağına küpe gibi takıp kıkırdaşmak yoktu elbet. Mekanik bir tempoyla, televizyona daldırdığı gözlerini hiç kıpırdatmadan yiyordu kirazı belki de artık. Banyodan gelen duş sesini, mis kokan banyo köpüklerini duyumsadı. Pembeleşmiş cildiyle havluya sarınıp çıkışını görür gibi oldu. Bunları her sabah yaşadığını adı gibi biliyordu adam. Radyonun sesi her zaman mutfaktan kızarmış ekmek kokularıyla birlikte eve yayılıyordu yine. Sadece artık susuyordu kadın. Hiç konuşmuyordu. Adamın rüyasında bile susuyordu.
En son konuşmaları yine böyle bir caddenin kaldırımında olmuştu. Hava yine böyle serinceydi. Üçüncü kattaki duruşma salonundan birlikte inmişlerdi. İyi günler diyerek kaldırımda ters yönlere yönelip yürümüşlerdi. Yeni oluşmuş bir bıçak yarası gibi, daha algılanamamış bir sızı, yüreğinde toplanmaya başlamıştı gizlice. Kartopu gibi zamanla büyümüştü.
Neden oldu bunca şey? Düşünüp durmuştu o zamanlar. En sonunda, sevgi yetmezliğinden ilişki kaybı bu diye noktayı koymuştu. Ama sonradan düşündükçe, bencillikten başka bir şey değildi yorumunda karar kıldı. Baskın olan �ben�lerini �biz�de yok edememişlerdi. Şimdi de susmakla ölmek, intiharla unutmak geçiyordu aklından. Kendine gel, diye mırıldandı. Nerede olduğunu anlamak için çevresine baktı. Ortak evlerinin yakınındaki marketin önündeydi. Mevsim, kiraz mevsimi değildi ama.
|
Gün ağarmakta ufkunda bu isyanın…
Kaç yıldır karanlıktı sensiz bu şehir
Kaç yıldır hesapsız, sebepsiz bir bekleyiş,
Bağrına dayanmıştı biçare saatlerin…
(bitaneme...)
|
|
YAŞAMA VEDA DEMETİİ
Penceresiz kalmak nedir, çocuktum ilk yaşadığımda, küçüktüm. Sonra ne oldu anlamadım, yaşar oldum tınıları. Korkar oldum bir insandan. kaçar oldum… susar oldum… “Duvarlar konuşmuyor anne”... Anlar oldum… Eğer bakacak bir dünyan yoksa neye yarar vâr olsa da penceren… görür oldum…
Nedir bu salık verilen acıların ardındaki duygular? Yok mu? Ya da yok mu oldu?
Anlamak ve anlatmak, bu muydu?..
Küçüktüm o zamanlar. Ayağımda hâla dün gibi hatırladığım pantolonum. Peslik pörçük. Muamma bir kalabalık içindeyim. Bakışlara anlam vermek zor. Her yer, herkes zorakî yaşıyor. Hareketler ağırlaşmış.Konuşmalar fısıltının ardına saklanmış. Her baktığım yüz acı bir gülücük atıyor bana. Anlam veremiyorum.
Sonra biri geliyor yanıma. Kucağına alıyor. O tel tel saçlarımı seviyor, okşuyor. Ve anlamını bilmediğim bir şey söylüyor: “Deden cennete gitti yavrum. ~Ölmedi.”
Ölüm! Neydi acaba. Kötü bir şey olsa gerek. Herkes ağlamaklıydı çünkü. Akşamında o günün, bir mezarlığa götürdüler dedemi. Bir tahta kutu içine koymuşlardı. Bilmediğim bir sürü harf yazılı örtüyle de sarmışlardı. Derken namaz kılınacağını öğrendim. Gittikçe anlar oldum ölümü. Yaşama veda demetini. Herkes yerini almıştı. En önde ise dedemi koydukları kutu duruyordu (adı, tabutmuş). Öyle bir sıra vardı ki, yaşlıdan gence son buluyordu. Bense toprakla oynuyordum. Kafamı çevirdiğim bir yerde ise bir taş dikkatimi çekmişti. Üstünde bir şeyler yazmaktaydı. Ama neydi, bilmiyordum (adı, mezar taşıymış). Veda bittiğinde, bir çukura gömdüler dedemi. Herkes var gücüyle üstüne toprak atıyor, kapatıyordu. İşte o anda, anladım ölümü, anlamak istemeden anladım. Kaçtım, koştum bilmediğim bir yere doğru. Ağlıyordum. Ve tüm hızımı korurken, bir taşa takıldım birden bire, düştüm. Dizim kanamaya başlamıştı. Acıyordu. Etrafıma bakındım. Kimsecikler yoktu. Tüm dünya ıssızlaşmıştı sanki. Küçüktüm, korkuyordum. Bir feryat duydum yakın bir dağa çarpıp geri dönen. Ve gittikçe çoğalan. Herkes anne derdi ya. Ben, dedemi söylemiştim. Parmağım kanasa, yaşlı gözleri titrer, unuttururdu tüm acıyı. Kucağına alır severdi. Ve takıldığım taşı döverdi. Dedem böyle biriydi. Kambur beli tüm güçlüklerin karşısında dimdikti. Fakat o da gün gelince, ölüme yenik düşmüştü.
Aradan yıllar geçti. Okul sıralarında 7 yılı ardımda bırakmıştım. Büyüyordum. Yaşım ilerledikçe, sanıyordum ki dünyaya daha çok saplanıyordum. Bir gün okul çıkışı, insanın hiç aklına getirmediği (getirmek istemediği) ama insana çok yakın olan ölüm, yine can evimden vurdu beni. Çok sevdiğim bir arkadaşım, topluluğa aldırmadan tüm süratini toplamış bir arabanın altında kalmıştı. Gözlerimle görmüştüm savrulduğu ânı. Sımsıkı tuttuğu çantasını hiç bırakmamıştı. Dona kalmıştım. Bir saniye bir ömre bedelmiş, anlamıştım. Hayat! Meğer ne acı bir gerçekmişsin sen. Her gün dünü yaşatan, dün de önceki günü… Gün gelip, son günü… Annesi, zavallı kadın, bir insan ne kadar gözyaşı dökebilir, yaşarken ölmekten! nasıl beter olabilir, görmüştüm acı da olsa. Yaşama veda demetinde, yerimi almıştım bu kez. En arkadaydım, ve tabuta gittikçe yaklaşmaktaydım. Ölen arkadaşım olması gereken yerde değildi, yanı başımda değildi, yaşaması gerekliydi, ama… ama hayatta da değildi… Bu kez, bir avuç toprak atan ben oldum çukura. Yüreğimden bir parçayı da söküp gömmüştüm yanına. Ağlamıştım. Sıkmıştım dişlerimi, Azrail’i parçalarcasına... Mezar taşını görmekten en çok o anda nefret etmiştim.
Şimdi bakıyorum da hayata, yaş ilerledikçe, hayata veda demetinde git gide en öne geliyoruz. Yaşlandıkça tabutun çehresi daha da büyüyor gözümüzde. Ne yazık ki, yaşlanıyoruz. Ve yıllar önceki bizler, yani çocuklar geliyor ardımızdan. Dedemin cenazesinde toprakla oynayan ben, bugün tabut omzumda ölümü taşımaktayım. Tıpkı ben hayatla oynarken, tabutu taşıyan insanlar gibi.
Gün gelip ölüm demetinde en önde olacağız fark etmeden. Kimilerine baba, kimilerine dede, kimilerine amca olacağız. Fakat hep çocuklar gelecek ardımızdan. Yarının büyükleri. Yani bugünün bizleri.
Ve ne yazık ki, ölüm olacağız bir gün. Veda demetinin tek sahibi. Belki de daha yaşanmamış onca hayatımız olmasına rağmen. Dün 5 yaşındaydım, bugün 18. Yarın 30, sonraki gün 70… Dedem öldüğü gün anlamıştım ölümü…
|
|